23 Nisan 2011 Cumartesi

M.NİHAT MALKOÇ MUHSİN YAZICIOĞLU ŞİİR YARIŞMASINDA TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLDU

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, bundan bir yıl evvel aramızdan ayrılmıştı. Yazıcıoğlu, ölümünün birinci yılında anılıyor. BBP Osmaniye İl Teşkilatı tarafından ülke genelinde düzenlenen 'Muhsin Yazıcıoğlu Şiir Yarışması' ödül töreni 05 Nisan 2011 tarihinde yapıldı. Osmaniye Ahmet Şekip Ersoy Kültür Merkezi'nde düzenlenen törene merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu da katıldı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunmasının ardından Din Görevlileri Derneği Başkanı Hacı Aslan Demir tarafından Kur'an-ı Kerim okundu. Açılış konuşmasını yapan BBP İl Başkanı İsmail Gümüş, “Merhum Genel Başkanımız ile ilgili duygularını kâğıda döken, gönüllerini açarak, yüreklerinde olanları seslendirenleri bir araya getirmek için bu programı düzenledik. Çok şey söylendi ve yazıldı. Dolayısıyla bu söylenenleri bir şekilde insanlarımızla paylaşmak istiyorduk” dedi.
Osmaniye’deki “Muhsin Yazıcıoğlu Şiir Yarışması” ödül törenine katılan Merhum Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu ise onu anlatmanın hem çok kolay hem de çok zor olduğunu ifade ederek şunları söyledi: “Sözünde, özünde bir olduğu için onu anlamak çok kolaydı. Davasının adamı olmuştur. Davasını kendisine uydurmamış, davasının eri olmuştur. Başkan gibi yaşamadığınız zaman onu anlamak zor. O eğrisi ile doğrusunu dosdoğru söyleyen birisiydi. Başkan, adamlığı öğretti bize. Makamlarla, mevkilerle adam olunmayacağını net olarak, dürüst olarak Hakk'ın yanında yer alarak adamlığı öğretti. O iyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir evlat oldu. Çektiği tüm işkenceye rağmen hiçbir zaman milletine küsmemiş, her zaman ‘milletim’ demiştir. İşkence eden ellere bile gül uzatmış, tertemiz ellerini sunmuştur. Ülkücüyüz, dava adamıyız denilerek ülkücü olunmuyor. Bedelini öderseniz dava adamı, ülkücü olursunuz. Dışarıdan birileri gibi gazel okumamıştır. Muhsin Başkan bedel ödemiştir.”
Eşinin geçirdiği kazaya da değinen Gülefer Yazıcıoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Kazadan sonra yapılanlardan tatmin olmadık. Zor ve meşakkatli bir yoldu. Henüz istediğimizi elde edemedik, tatmin olmadık. Türkiye şartlarında özel yetkili savcıya olayı getirmek dahi oldukça zordur. Bu anlamda bizler bir ilki başardık. Bu yolda bizleri yalnız bırakmayarak dualarıyla destekleyen herkese teşekkür ediyorum.”
Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, yarışmada birinci olan şairin ve sponsor firmanın ödüllerini verdi. Yüzlerce şairin yarıştığı şiir yarışmasında birinciliği Trabzon’dan katılan M. Nihat Malkoç’un 547 puan alan “Muhsin Gazeli” adlı şiiri kazandı.
İlk beş derecenin açıklandığı yarışmada; ikincilik ödülünü Konya'dan Mehmet Atar'a ait "Muhsin Başkana" adlı şiir aldı. Üçüncülük ödülünü Osmaniye'den Aşık Osman Feymani'ye ait "Yusufiyelim" adlı şiir, dördüncülük ödülünü Osmaniye'den Ahmet Yılmaz'a ait "Muhsin Başkanım" adlı şiir ve beşinciliği de yine Osmaniye'den Murat Özcan'a ait "Başkanım" adlı şiir elde etti. Tören sonunda özgün müziğin sevilen ismi Hasan Sağındık bir konser verdi. Biraz coşkulu, biraz da hüzünlü olan anma programı büyük beğeni kazandı.
Türkiye genelinde katılıma açık “Muhsin Yazıcıoğlu Şiir Yarışması’nda Trabzon’umuzun adını ülke genelinde layıkıyla duyuran ve ilimizi Osmaniye’de en iyi şekilde temsil eden, yazdığı güzel şiirle Tam Cumhuriyet Altını ödülü kazanan M. Nihat MALKOÇ’u bizler de yürekten kutluyoruz. Başarılarının devamını diliyoruz. M.Nihat MALKOÇ’un Türkiye genelinde birincilik kazanan “Muhsin Gazeli” adlı şiirini dikkatinize sunuyoruz:

MUHSİN GAZELİ

Hayata pusu kurar Keş Dağı’nda kar Muhsin
Ayrılık köz misali yüreklerde nâr Muhsin…

Bu dünya gurbetinden Hakk’a uçan kelebek
Hakikatin vicdanı, ciğerpare, yâr Muhsin…

Koyaklarda açarsın kardelenler misali
Alnın gibi ak kar’ı kefen diye sar Muhsin…

Felek yandı âhından, göklere kanatlandın
Sığmadın ufuklara, kabir sana dar Muhsin…

Göğüs kafeslerinden taşar mahzun ağıtlar
Hüznün gözbebeğine siner âh û zâr Muhsin…

Dönmedi ana arı, petekler viran kaldı
Yürekler yangın yeri, gül bahçesi har Muhsin…

Hoş bir seda bıraktı gönüllerin başbuğu
Karakış ortasında, içimde bahar Muhsin…

Zemheri ayazında nefesler buz tutarken
Kalbimize gömüldün, yürekler mezar Muhsin…

İhrama girdi dağlar, yarpuzlar boyun büktü
İkiye böldü bizi firakın hızar Muhsin…

Başımızda üşüşür bembeyaz güvercinler
Aldığım kara haber keyfimi bozar Muhsin…

Milletçe üşüyoruz, buz tutuyor sinemiz
Kalbimizi ısıtsın ilahî nazar Muhsin…

Sonsuzluğa açılır berzahın kapıları
Seni de gül suyuyla tarihler yazar Muhsin…

Bizi gurbette koyup can ayrıldı canandan
Ateşten şiddetlidir yakar intizar Muhsin…

Dünya gölgeliğinde her şey döner aslına
Seni tanımış olmak eder bahtiyar Muhsin…

Fikirlerin can bulur bayrağın gölgesinde
Sonsuza dek yaşatır bu kutlu diyar Muhsin…

Kıyameti beklersin Taceddin Dergâhı’nda
O mübarek kabrine yıldızlar akar Muhsin…

Gittiğin günden beri her gün bedeldir asra
Yürekler yangın yeri, hasretin yakar Muhsin…

Dağda kıyılır nikâh, gelinlik olur karlar
Cennetteki köşkünden dünyaya bakar Muhsin…

Vakitsiz bir mevsimde çınardan düşer yaprak
Bulut gözyaşı döker, şimşekler çakar Muhsin…

Kurtuluş beratını alır gül yüzlü yârdan
Kıyamet sabahında boynuna takar Muhsin…

Mamak zindanlarında yaşattın onurunu
Çektiğin onca acı canımı sıkar Muhsin…

İçince Hakk elinden şahadet şerbetini,
Arş-ı âlâya uçar; ruh tenden çıkar Muhsin…

Her şey zıddıyla kaim, ak’ın yanında kara…
Arılar bal yaparken, akrepler sokar Muhsin…

Bozkurtlar boş bırakmaz çakalları ininde
Büyük birlik olmazsa tuz bile kokar Muhsin…

Hilalin kucağında yatar gül uykusuna
Şahadet haberini ruhlar muştular Muhsin…

Yâdıma düşer yüzün, buğulanır gözlerim
Bu dünya gurbetinden bizi de kurtar Muhsin…

Dik durdun, dik yaşadın bu kısacık ömründe
Mânâya yaklaştıkça maddeden soyar Muhsin…

Seni ülkü yolunda manevî öncü bilip
Alperenler kendini talihli sayar Muhsin…

Sabır, çeliğe döner çilenin kazanında
Keş Dağları saçını beyaza boyar Muhsin…

Dökülür dudaklardan Fatihalar, Yasinler…
Bu rahmet sofrasında bir millet doyar Muhsin…

M.NİHAT MALKOÇ

M. NİHAT MALKOÇ “ARGUVAN” KONULU ŞİİR YARIŞMASINDA TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLDU

Arguvan, Malatya’nın şirin ilçelerinden biridir. Herkesin yakından bildiği gibi bu yörenin türküleri çok meşhurdur. Bu türküler kulaklarımızın pasını siler. Arguvan türküleri dendiğinde akan sular durur. İlçenin tarihi hakkında elimizde yeterli bilgiler olmamakla birlikte Morhamam ve Karahüyük köylerindeki höyüklerden ve Karababa harabelerinden elde edilen bulgulara göre ilçenin tarihi eski çağlara dayanmaktadır. Asıl yerleşim Türklerin 1071 yılından sonra Anadolu’ya girişleriyle başlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Tahir bucağı adı ile Arapgir İlçesine bağlı olan Arguvan, sonradan ilçe olarak Diyarbakır’a bağlanmış, daha sonra 1873’te tekrar Tahir adı ile Keban’a bağlı bir nahiye haline getirilmiş, Cumhuriyetin İlanıyla merkez ilçe olarak Malatya’ya bağlanmış, 1954 yılında Tahir nahiyesi merkez olmak üzere Arguvan adı ile Malatya iline bağlı bir ilçe haline getirilmiştir.
Arguvan ilçesinin doğal güzelliklerinin tanıtımına katkıda bulunmak ve kültürel zenginliklerini bütün Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmak amacıyla Ankara Arguvanlılar Kültür ve Dayanışma Derneği tarafından “Arguvan” konulu bir şiir yarışması düzenledi. “Arguvan” konulu yarışmasında jüri üyeliklerini Yrd. Doç. Dr. Yusuf Doğan (Gazi Üniversitesi), Garip Tunçer (Emekli Öğretmen), Erhan YILMAZ (Sanatçı) yaptı. Ankara Arguvanlılar Kültür ve Dayanışma Derneği organizasyonu ile Türkiye’deki bütün şairlerin katılımına açık olarak düzenlenen bu şiir yarışmasında şair –yazar M. Nihat MALKOÇ “Arguvan Güzellemesi” adlı şiiriyle “Türkiye Birincisi” oldu. Hiç görmediği Arguvan’ı en güzel Malkoç anlattı.
“Arguvan” konulu şiir yazma yarışmasında “Arguvan Güzellemesi” adlı şiiriyle “Türkiye Birincisi” olan Trabzonlu şair M. Nihat MALKOÇ’un “Arguvan Güzellemesi” adlı şiirini dikkatlerinize sunuyoruz…

ARGUVAN GÜZELLEMESİ

Nasıl vasfedeyim Arguvan seni
Sonbaharın, kışın, yazın güzeldir
Dağların, taşların büyüler beni
Bereketin güzel, azın güzeldir

Kurulur yürekte türkü harmanı
Sendedir Arguvan derdin dermanı
Gayri dinlemiyor gönül fermanı
Yüreği coşturan hazın güzeldir

Akar da durulmaz Bemara Çayı
Asır say gurbette seneyi, ayı
Senden uzaklarda geçen gün zayi
Gökte uçan kuşun, tazın güzeldir

Baharda yeşerir Eymir’in düzü
Görünce açılır gönlümün gözü
Ay’ı kıskandırır sütbeyaz yüzü
Gölde yüzen sunan, kazın güzeldir

Toprağa can gelir güneş gülünce
Mışmış çiçek açar bahar gelince
Güzeller işveli, belleri ince
Cilvelerin başka, nazın güzeldir

Dilleri döndükçe söyler âşıklar
Hem cilve hem de naz eder maşuklar
Gönül köşkümüzde yanar ışıklar
İffetli gelinin, kızın güzeldir

Sıladan ayrılan gurbete düşmüş
Çile kazanında ağılar pişmiş
Garibin kabrini kargalar eşmiş
İçime işleyen sızın güzeldir

Düğün dernek olur, halay çekilir
Bal yapar arılar, ekin ekilir
Karanlık dağılır, şafak sökülür
Ali’nin yolunda izin güzeldir

Karahüyük Köyü düne açılır
Baharda dağlardan ıtır saçılır
Pınarlardan akan sular içilir
Aşikârın güzel, gizin güzeldir

Sıladan ayrılmak elde umuttu
Kimi gün kurtardı, kimi iş tuttu
Gurbet acısını, hüznünü yuttu
Arguvan’ım senin özün güzeldir

Kışları dondurdu, kavurdu yazı
İlim tahsil etti oğlanı, kızı
Çoğu göç eyledi, kaldı pek azı
Nasihatin güzel, sözün güzeldir

Nice felaketler geldi başına
Doymadın Arguvan gözün yaşına
Emeklerin gayri gitmez boşuna
Sofranda ekmeğin, tuzun güzeldir

Aktıkça akar da ak pınarların
Buz keser bedeni dağda karların
Kışı unutturur gül baharların
Çayır çimen gezen kuzun güzeldir

Bağında, bahçende taze yemişler
Ayrılık sevdaya dâhil demişler
Az kalır tartıda altın, gümüşler
Çiçekli dağların, düzün güzeldir

Söylensin türküler, saz dile gelsin
Kayısılar açsın, yaz dile gelsin
Cem ayinlerinde haz dile gelsin
Yusuf’u andıran yüzün güzeldir

Bilsen ne güzeldir Balıklı Çeşme
Sıladan ayrılıp hicrana düşme
Ağıtlar yakıp da yaramı deşme
Türkülerde hasret, hüzün güzeldir

Görülmeyi bekler şirin Morhamam
Yer bitirir beni içimdeki gam
Ak elleri tezek, toprak kokar dam
Çobandere Köyü güzün güzeldir

Arguvan, ilinden uzağa düşer
Canlar üşüdükçe ateşi eşer
Kaderini yaşar, neylesin beşer
Tandırda harlanan közün güzeldir

Mızraba ses verir aşığın sazı
Üşütür, buz keser gece ayazı
Gayri usandırır güzelin nazı
Şehla bakışların, gözün güzeldir

Aşığın sazında telsin Arguvan
Türküler çağıran dilsin Arguvan
Bir özge diyarsın, gülsün Arguvan
Nağmelerin yanık, sazın güzeldir

M.NİHAT MALKOÇ

M. NİHAT MALKOÇ “ALUCRA” KONULU ŞİİR YARIŞMASINDA MANSİYON ÖDÜLÜ KAZANDI

Alucra, Giresun’un şirin ilçelerinden biridir. İlçenin doğal güzelliklerinin tanıtımına katkıda bulunmak ve kültürel miras oluşturmak amacıyla Alucra Eğitim Kültür ve Sosyal Dayanışma Derneği ile Alucra.Com sitesi örnek bir çalışma ve işbirliği içinde “Namelerde Alucra” konulu bir şiir yarışması düzenledi. “Namelerde Alucra” adlı yarışmada jüri üyeliklerini Adanalı şair Münevver Düver, Sivaslı şair Sabiha Serin, Yozgatlı şair Murat Duman, Kırşehirli şair Deniz Şahinoğlu, Giresunlu şairler Derya Tosun Yılmaz ve Yavuz Kayacık yaptı. Alucralı şairler Derya Tosun Yılmaz ve Yavuz Kayacık organizasyonu ile Türkiye’deki bütün şairlerin katılımına açık olarak düzenlenen bu şiir yarışmasında şair –yazar M.Nihat MALKOÇ “Mansiyon Ödülü” kazandı.
“Namelerde Alucra” konulu şiir yazma yarışmasında Mansiyon Ödülü almaya hak kazanan Trabzonlu şair M. Nihat MALKOÇ’un Alucra temalı “Bir Sevdadır Alucra” adlı şiirini dikkatlerinize sunuyoruz…

BİR SEVDADIR ALUCRA

Alucra, yiğidin harman yeridir
Ak ekmeği güzel, tuzu güzeldir
Hakk’a nazar kılan gözün feridir
Koyunları güzel, kuzu güzeldir

Giresun ilinin çok uzağında
Neler yetişmez ki İrem bağında
Boran eksik olmaz yüce dağında
Yamaçları güzel, düzü güzeldir

Yağmurlar yağdıkça karışır çaya
Kızlar düşlerini yığar bohçaya
Yüzü gözü benzer güneşe, aya
Gamzeleri güzel, yüzü güzeldir

Sanki gök delinir, dereler çağlar
Bir köşe başında yetimler ağlar
Toprağı gülümser, bin verir bağlar
İlkbaharı güzel, yazı güzeldir

Giresun ilinden uzağa düşer
Sabır kazanında metanet pişer
Hayra tebdil olur, buharlaşır şer
Türküleri güzel, sazı güzeldir

Sevgi şerbetine, aşkı bandıkça
Al sancak göklerde dalgalandıkça
Gönül huzur dolar onu andıkça
Bayrağında alı, bozu güzeldir

Süzüldükçe akar Mayıs Deresi
Bu cennet diyar da sorma neresi
Kanla sulanmıştır her bir karesi
Nasihati güzel, hazzı güzeldir

Kamışlı sustukça konuşur taşlar
Kuytu manastırda eğilir başlar
Hakk’ın huzurunda dökülür yaşlar
Hoşgörüsü güzel, özü güzeldir

Mevla’m her bir şeyi güzel yaratmış
Çirkin ne var ne yok, üstünden atmış
Alucra, dağların koynunda yatmış
Ak gerdanı güzel, yüzü güzeldir

Buz gibi pınardan, suyundan içtim
Hasat vakti geldi, ekini biçtim
Bir somun ekmeğe yurdumdan göçtüm
Hakk’ın çoğu güzel, azı güzeldir

Endamını görüp sevdana kandım
Gurbet elde seni her nefes andım
Hasret alev alev, narında yandım
Kocamışı güzel, kızı güzeldir

Gatmer, haşıl, ömeç sofrada aşın
Yükselir semaya o mağrur başın
Bedeldir her şeye toprağın, taşın
Lahanası güzel, pazı güzeldir

Bahar geldiğinde kuşlar ötüşür
Kışın ortasında dağda kar üşür
Bağlarında meyve, sebze yetişir
Tavukları güzel, kazı güzeldir

Yeşile bürünür baharı, yazı
Nefesi dondurur gece ayazı
Minareden taşar yüce niyazı
Aşikârı güzel, gizi güzeldir

Hayran Kaplıcası dağıtır şifa
Alucralılarda tükenmez vefa
Sonsuza dek sürsün doyumsuz sefa
Ak gömleği güzel, bezi güzeldir

İffet abidesi, güzel kızları
İşveleri başka, başka nazları
İple çekmekteyim ben hep yazları
Tavırları güzel, sözü güzeldir

Sözler tükense de tükenmezsin sen
Yandıkça tükenir ateşinde ten
Ne kaldı maziden bir sen, bir de ben
Yakını da güzel, uzu güzeldir

Gönle sığan sevgin sığmaz heceye
Bir bedir olursun kara geceye
Sevdan yol gösterir, uğrar niceye
Ateşleri güzel, közü güzeldir

Uzak düşen canlar boynunu büktü
Yaşlanan çınarlar yaprağın döktü
Gurbette içime bir hüzün çöktü
Yağan karı güzel, buzu güzeldir

M. NİHAT MALKOÇ

ŞAİR M.NİHAT MALKOÇ HİKMET OKUYAR ŞİİR YARIŞMASINDA TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLDU…

Türkiye dört mevsimin aynı anda yaşanabildiği ender ülkelerden biridir. Şehit kanlarıyla sulanmış, al bayrağın dalgalandığı bu güzel ülkede yaşamak bahtiyarlıktır. Bu şirin ülkenin birbirinden güzel illeri, ilçeleri, beldeleri, köyleri, mahalleleri, dağları, ovaları, denizleri, gölleri, ırmakları ve nehirleri vardır. Bunlar, bakan gözlere bayram neşesi yaşatır.
Türkiye’mizin, tarifinde kelimelerin kifayetsiz kaldığı, onca güzellikleri bugüne kadar birçok şairimize ilham kaynağı olmuştur; bundan sonra da olmaya devam edecektir. Bunun içindir ki dünden bugüne dek, çok zengin bir memleket edebiyatı arşivimiz oluşmuştur.
Türkiye’nin, illerimiz ve ilçelerinin tanıtım, turizm, kültür ve sanat etkinliklerine canlılık kazandırmak; ‘Türkiye Okuyor ‘ kampanyasına ‘Okuyar’ diyerek yüzde yüz katkı yapmak adına Şüsiyad Başkanı Şair, Yazar, Gazeteci Hikmet Okuyar tarafından Giresun, Şebinkarahisar, Köprübaşı’nda proje çalışması olarak hazırlanan tanıtım, turizm, kültür, sanat eseri Türkiye Sevdası’na kaynak oluşturmak için yıllardan beri memleket şiirleri içerikli yarışmalar düzenleyerek mevcut şiir zenginliğimize hazine değerinde şiirler kazandırmaktadır. Bu yarışmalara katılan birbirinden güçlü söz üstatları, Türkiye’nin tarifi imkânsız güzelliklerini dilleri döndükçe anlatmaya, güzellemeye çalışmaktadır. Bugüne kadar bu yarışmaların 13’ü geride kaldı. Bu sene söz konusu yarışmanın 14. sü gerçekleştirildi.
Türkiye’nin dört bir yanından usta şairlerin iştirak ettiği, Türkiye genelinde geleneksel olarak tertiplenen 14. Hikmet Okuyar Ödüllü Şiir Yarışması’nda Trabzonlu şair M.Nihat MALKOÇ “Ordu Güzellemesi” adlı şiiriyle Türkiye Birincisi oldu. Şair Malkoç, Ordu iline dair duygularını, hece ölçüsüyle kaleme aldığı şiirinde dillendirdi. Söz konusu şiir, Ordulular tarafından da çok beğenildi. Bu şiir Ordu-Trabzon arasındaki mevcut dostluğu daha da pekiştirdi. Trabzonlu şair M.Nihat Malkoç, birincilik ödülünü 19 Mayıs 2011 tarihinde Giresun’un Şebinkarahisar ilçesinde düzenlenecek olan şiir şöleninde alacak. Söz konusu programa Türkiye’nin tanınmış birçok şairi de katılacak. Şair Malkoç’u tebrik ederken, kendisine birincilik kazandıran “Ordu Güzellemesi” adlı şiirini dikkatlerinize sunuyoruz…
(Haber Kaynak: Hizmet Gazetesi/Trabzon)

ORDU GÜZELLEMESİ

Meydan okuyorsun geçen yıllara
Çoğa değişilmez azın can Ordu!...
Aşkınla tutuşan düşer yollara
Mihmanın çok olur yazın can Ordu!...

Karadeniz’imin şirin ilisin
Candan sevenlere sevda dilisin
Gönül bahçemizin gonca gülüsün
Aşığı del’eyler nazın can Ordu!...

Çıkıp Boztepe’ye seyran eyledim
Gezip görenleri hayran eyledim
Yüreğimi sana meydan eyledim
Gönlümü şen eyler hazzın can Ordu!...

Hayat dediğimiz muammayı çöz!...
Cömerttir tabiat, bayram eder göz
Seni anlatmada aciz kalır söz
Karagöl’de yüzer kazın can Ordu!...

İnsanın karınca, kovanda arı
Ordu dereleri aksa yukarı
Yere düşürmezler onur, vakarı
Sadakat timsali tazın can Ordu!...

Hazan geldiğinde bozulur bağlar
Gün gelir yas tutar, türküler ağlar
Yaylada kavrana basılır yağlar
Şen nağmeler çalsın sazın can Ordu!...

Çiftçinin emeği, alın terisin
Hakikati gören gözün ferisin
Yaz vakti fındığın harman yerisin
Güzeldir fistanın, bezin can Ordu!...

Ulugöl yemyeşil, mesire yeri
Göl büyüler seni, dönmezsin geri
Unutursun orda gamı, kederi
Gönülden gönüle gezin can Ordu!...

Kadim kentte tarih durur kıyama
Aybastı her gece girer rüyama
Kim söz edebilir asil mayama?
İffet abidesi kızın can Ordu!...

Kentten uzak düşer gül Mesudiye
Tarihin ak yüzü Hakk’tan hediye
İnsanlar ilinden kopar ne diye?...
Paslı bir ok gibi sızın can Ordu!...

Bir başka güzeldir baharı, yazı
Coşturur insanı kemençe, sazı
Denize âşıktır erkeği, kızı
Kesilmek bilmesin hızın can Ordu!...

Sevdik yeşilini; bayır, düzünü
Ruha ayna yaptık güzel yüzünü
Burda bulmak mümkün Hakk’ın izini
Aşikar olur mu gizin can Ordu?...

Yaşarken görmeli Karadeniz’i
Çambaşı Yaylası çağırır bizi
Kotyora’dan şehrin çözülür gizi
Güzeldir her rengin, bozun can Ordu!...

Fatsa, Ünye uzar sahiller boyu
Denizi masmavi, berraktır suyu
Munistir bu şehrin halkının huyu
En büyük senettir sözün can Ordu!...

Yeşerir Karagöl gelince bahar
Kalmaz yücelerde, erir cümle kar
Bu şehirde beni çeken bir şey var
Meleşir bayırda kuzun can Ordu!...

Canik Dağı, başın kaplıdır duman
Senden uzaklarda, ayrılık yaman
Kanayan yarama vuslattır derman
Katığımdır hicran, hüzün can Ordu!...

İsmin ne asildir, veriyor gurur
Hasret kurşun olur, kalbimden vurur
Dalgalar denizle söyleşir durur
Güzeldir yamacın, düzün can Ordu!...

Gölköy’de durana bir lokma yeter
Sıla burcu burcu, gözümde tüter
Kumru’ya kavuşsam hasretim biter
Soyunur libastan güzün can Ordu!...

Ünye Kalesi’nde tarih ses verir
Bahar geldiğinde dağda kar erir
Ordu’ya gidenler cenneti görür
Ay’ı kıskandırır yüzün can Ordu!...

M.NİHAT MALKOÇ

7 Nisan 2011 Perşembe

RESULULLAH AŞKI

M.NİHAT MALKOÇ

Aşk, hissiyatın en saf hâlidir; sevenin sevdiğinde yenilenmesi ve tazelenmesidir. Aşk hesap yapmadan, karşılıksız sevmektir; muhabbetin en koyulaşmış hâlidir; uçsuz bucaksız kâinatı yüreklere sığdırabilmektir. Aşk, sevenin sevdiğine kayıtsız şartsız kendisini teslim edişidir. Aşk, kör kuyulardan ufkun ardını görebilmektir; buz tutmuş zemherilerde yanmaktır.

Aşk, imkânsızı imkân dairesine çekmektir. Ateşlerde İbrahim misali yanmayı göze alabilmektir. Şubat ayının otuzu, on üçüncü ay, beşinci mevsimdir. Var oluşun, benden sen’e gidişin güzergâhıdır aşk… Aşk kalbe, altın suyuna banılmış sevgi mührünü basmaktır.

Aşk, Yunus misali yaratılanı yaratandan ötürü sevebilmektir. “Sen olmasaydın yâ Muhammed… Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım!” diyebilmektir. “Aşk imiş her ne varsa âlemde…” sözünün müşahhas örneğidir aşk… Aşk; Mecnun misali, Leyla’dan Mevla’ya varabilmenin ince, dar ve zorlu yoludur. Aşk her şeyde bir şeyi ısrarla aramaktır. Aşk, sevdiğine şah damarından daha yakın olabilmek azmi ve kararlılığı içerisinde olabilmektir.

Aşk, kör karanlıklara doğan sabah güneşidir; kavurucu sıcaklarda bağrımıza dolan seher yelidir. Gönül lambasını yakan çıradır aşk… Aşk bir anlamda da gözbağıdır; sevdiğinin ayıplarını görememektir. Aşk, gönülden sevenlerin kendi kelepçesini kendisinin takmasıdır; kayıtsız şartsız teslimiyettir aşk. Parmaklıklar ardında olsa da özgürlüğü sevmekte bulmaktır.

Aşk, bir bedene iki ruh sığdırabilmektir. Aşk, sevdiğini ayak sesinden tanıyabilmektir. Ona giden yol, ateşli tuğlalarla döşeli olsa da o yola girebilmek cesaretini gösterebilmektir. Aşk, ebedî varlık yolunda yok olmayı göze alabilmektir. Benlik duygusunu senlik duygusuna dönüştürmektir. Elindeki bütün varını, aşk uğrunda yoklukla ve sefaletle değiştirebilmektir.

Malum olduğu üzere kâinatın hamuru sevgi ve aşk teknesinde yoğrulmuştur. Bu dünya, sevgi sütunları üzerinde kurulmuştur. Aşk yoksa her şey eksiktir. Sevginin nisyan perdesiyle kapanması dünyaya büyük zarar verir. Peygamberimiz(sav) buyurdu ki; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız”

Aşkların en hakikisi ve en bereketlisi şüphesiz ki Allah ve Resulullah aşkıdır. Zira bunlardan biri dünyanın banisi, biri de var ediliş sebebidir. Kalbe Allah ve Peygamber aşkı düşünce, kalp bir kuş misali kanatlanır; masmavi semalarda süzülür; kuş tüyü gibi hafifledikçe hafifler; gönül, dünyanın bütün kirlerinden arınır, uhrevî hissiyatla dolar taşar.

Bundan 1400 yıl evvel karanlık dünyamızı nurlandıran Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz, Habibullah(Allah’ın sevgilisi) olarak zikredilmektedir. Yani Allah onu ‘Sevgili’ olarak vasıflandırmaktadır. ‘Allah’ın Sevgilisi’ olmak mertebelerin en erişilmezidir. Bu ne güzel bir hitaptır. Yüce Yaratan’ın, yarattığına aşk derecesinde bağlılığı ne kadar da muteberdir. Böyle bir Peygamberin ümmeti olmak biz insanlar için bahtiyarlıktır.

Resulullah bir gül bahçesidir. Bütün burunlar o kokuya hasrettir. Onun munis sesi kulakların pasını silebilecek en güçlü zımparadır; bütün kulaklar o sesi işitmek için yarış halindedir. O, gözlere temaşa zevki veren mübarek bir surettir. Bütün gözler onu yakından görme telaşındadır. Ne mutlu bize ki böyle bir Peygamberin ümmeti olma şerefini yaşıyoruz.

‘Gökteki Yıldızlar’ diye nitelendirilen ve takva insanlar olan sahabeler, Resulullah aşkını iliklerine kadar hisseden nezih bir insan topluluğuydu. Onlar Resulullah’ı canlarından çok severler, başka yola sapmadan onun izini takip ederlerdi. Peygamberden sonra takva bakımından en üstün insan olarak kabul edilen İslam’ın ilk halifesi Hz. Ebubekir’in “Anam babam sana feda olsun ya Resulullah!…” sözü bu katıksız sevgiyi ne güzel ifade etmektedir.

Rabbimizin ‘Habibullah’ olarak nitelendirdiği Resulullah Efendimiz, bizim gözbebeğimizdir; onu canımızdan, malımızdan, mülkümüzden, ana babamızdan ve herkesten daha çok sevmemiz gerekir. Bir hadis-i şerifte “Beni ana-babasından, evladından ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz” denilerek peygamber sevgisinin önemi anlatılmaktadır. Onun nübüvvet kapısında şefaat dilemek için öncelikle onu her şeyden daha çok sevmeliyiz.

12 Mart 2011 Cumartesi

TÜRK ŞİİRİNDE ÇANAKKALE ZAFERİ

M.NİHAT MALKOÇ

Güzel dünyamızı kan gölüne döndüren savaşların insan ruhundaki tahribatı sanıldığından çok daha büyüktür. Bu savaşlarda yakınlarını kaybedenlerin iç dünyalarına ayna tutulabilse o aynada kim bilir ne büyük yanardağlar görülür. Çünkü nerden bakarsanız bakın savaş maddî ve manevî bir yıkımdır; ruhların infilâkıdır. Atatürk’ün “Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir” sözü bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Ortalığın kan gölüne döndüğü Çanakkale, Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Türk milleti için adeta ikinci bir Ergenekon’dur. Bu kanlı coğrafyada emperyalistlere unutamayacakları bir ders verilmiştir. İngilizler, Yeni Zelandalılar, Avustralyalılar ve onların işbirlikçileri burada bir milleti boğmak istemiştir; tertemiz bir coğrafyayı kana bulamışlardır. İslam’ın haremine girmişlerdir. Fakat serdengeçti cengâverlerimizin kahramanlıklarıyla ve Rabbimizin inayetiyle şer güçler bozguna uğrayarak ölenler ölmüş, kalanlardan canını kurtarabilenler geri dönmüşlerdir. Hilal gönderde dalgalanırken, Haç boynunu bükmüştür.

Bir milletin ölüm kalım mücadelesi olan Çanakkale, Türk edebiyatının şaheserlerine konu olmuştur. Şairler ve yazarlar Çanakkale’den ilham alarak eserler vücuda getirmişlerdir. Bu hüzün coğrafyasını nice kalem erbabı eserlerine yansıtmıştır. Kalemlerde mürekkep yerine, adeta gözyaşı kullanılmıştır. Böylece bizde de bir savaş edebiyatı oluşmuştur.

Acıların, hüzünlerin ve ayrılıkların kol gezdiği savaşlar; hammaddesi duygu olan edebiyatın vazgeçilmez malzemeleridir. Bu yüzden birçok milletin savaş edebiyatları mevcuttur. Bu milletlerden biri de Türklerdir. Bizim de zengin sayılabilecek bir savaş edebiyatımız vardır. Çünkü şanlı milletimiz tarih boyunca cepheden cepheye koşmuş, emsalsiz zaferler kazanmıştır. Yaşananların hissiyata yansıyarak kalıcı olması ve gelecek nesillere aktarılması için bu zaferler ve hezimetler edebî eserlerde sıkça işlenmiştir.

Türk edebiyatına en çok konu olan tarihî dönemeçlerden biri de yedi düvele karşı kazandığımız Çanakkale Zaferi’dir. Bu zafer Osmanlı’nın sonsözü olsa da, yeni Türkiye’nin bir anlamda Önsöz’üdür. Bu eşsiz zafer, edebiyatımızda çok farklı ve özel bir yer tutar.

Kanla yazılmış bir destandır Çanakkale… O büyük savaştan sonra gökler barut, toprak kan kokmuştur uzun zaman. Küllerinden doğmuştur ateşe verilmek istenen vicdanlar… Ecnebiler ne kadar çırpınsa da şanlı bayrağı gönül gönderinden indirememişlerdir. Tevhidin emaresi olarak minarelerden okunan ezanı susturamamışlardır. Asım’ın tertemiz neslini yıldıramamışlardır. Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i bu cephede omuz omuza vererek tertemiz kanlarıyla şanlı bir destan yazmışlardır. Bu zafer tarihe sığmayacak kadar büyüktür. Onun içindir ki Çanakkale Zaferi, şairlerimizin şiirlerinin vazgeçilmez konularından biri olmuştur.

Hakkında en çok şiir yazılan zaferlerden biridir Çanakkale… Birçok şairimiz bu mühim zaferi şiirlerinde ebedileştirmiştir. Bu şairlerin başında hiç şüphesiz ki Mehmet Akif Ersoy gelmektedir. Çanakkale’de ölümüne savaşan askerlerimizin asil ve dik duruşunu onun kadar güçlü anlatan başka bir şair yoktur. İstiklal Marşı’nı yazarak milletine hediye eden Millî Şair Mehmet Akif, Hilâl’in Salip’e karşı kazandığı Çanakkale Zaferini de destanlaştırmayı ihmal etmemiştir. Onun “Çanakkale Şehitlerine” adlı muhteşem eseri, kelimenin tam anlamıyla bir şiir anıtıdır. Bu harikulade şiir, o sıkıntılı günleri bizlere tekrar yaşatır. Bu şiiri okurken tüylerimiz adeta diken diken olur; kalbimiz göğüs kafesimizden taşmak ister. Sanki kıyama durur kelimeler… Sözlerin her biri millî bir ruha bürünür. Mehmet Akif, Çanakkale kahramanlarına yazdığı bu emsalsiz şiirde bu zor savaşı kelimelerle şöyle canlandırmıştır:

“Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.”

Çanakkale Savaşı; Türklerin esaret zincirlerini kırarak, özgürlüğün ufuklarına kanatlandığı, hürriyetin bedelini kanlarıyla ve canlarıyla ödediği bir savaştır. Çanakkale kıpkızıl akşamların aydınlık fecirlere döndüğü kutlu bir seherdir. Çanakkale ruhunu en iyi anlatan şairlerden biri de Necmettin Halil Onan’dır. Onun Gelibolu yamaçlarında yazdığını söylediği “Bir Yolcuya” adlı şiiri, kısa olmasına rağmen Çanakkale ruhunu en iyi yansıtan şiirlerden birisidir. Bu derin şiir, günümüzde Çanakkale sırtlarına yazılmıştır. Çanakkale sıradan bir toprak parçası değildir Onan’ın gözünde. Zira bu topraklar kanla yoğrulmuştur. Bir milletin nabzı atmaktadır bu topraklarda. Geçmişin daima hatırlanmasını isteyen şair Necmettin Halil Onan, bu şiirinde Çanakkale’den gelip geçenleri şöyle uyarmaktadır:

“Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın
Bu toprak bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sâkit yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”

Türk’ün ateşle imtihanıdır Çanakkale… Düşmana mezar olmuştur bu kutlu topraklar… Burada kara toprak yatak, masmavi gökler yorgan olmuştur kınalı kuzulara. Seyit Onbaşılar burada Allah’ın sonsuz inayetiyle imkânsızı mümkün kılmışlardır. Burada bir tümene bedel olan Yahya Çavuşlar, binlerce askerden oluşan İngiliz birliklerini durdurma cesareti göstermişlerdir. Çanakkale ile ilgili şiir yazan şairlerden biri olan Behçet Kemal Çağlar, “Çanakkale Destanı” adlı şiirinde Çanakkale’yi “Mahşerin dünyada kurulduğu yer” olarak nitelemektedir. Çağlar, şiirinin devamında Çanakkale’yle ilgili şunları söylemektedir:

“Ejder ateş salan arslan böğrüne,
Timsah diş saplayan insan bağrına
İstanbul denilen canan uğruna,
Yüz bin canın yere serildiği yer...”

Türk’ün geçit vermez kalelerinden biri olan Çanakkale’yi şiirlerinde ebedileştiren şairlerden biri de Beş Hececilerden biri olan Faruk Nafiz Çamlıbel’dir. O, “Çanakkale” adlı şiirinde bu savaştaki güçlerin orantısızlığına vurgu yapmaktadır. Bizim askerlerimizin mızrakla, okla ve yayla savaştığını, düşman ordularının güçlü bir kara ve deniz ordusuna sahip olduğunu dile getirmekte ve “Karşına çıktı düşman çelikten bir alayla” demektedir.

‘Ölüme davet’ olarak da niteleyebileceğimiz amansız bir savaştır Çanakkale... Korkusuz Türk askeri, her şeyi göze alarak bu davete icabet etmiştir. Ölüm, ölümsüzlüğe uzanan bir köprü olmuştur onlar için... Çanakkale Savaşı’nda bizim toplarımız düşmanların koca donanmasıyla, tüfeklerimiz düşmanın bataryalarıyla başarılı bir şekilde mücadele etmiştir. Neticede yüreklerdeki pörsümez iman, çelikten alaylara galebe çalmıştır. Çamlıbel, Çanakkale’yi ‘silahın inançla sövüştüğü yer’ olarak tanımlamaktadır. Faruk Nafiz Çamlıbel’in dizelere can kattığı ve kanat taktığı “Çanakkale” adlı bu şiiri şu dörtlükle başlamaktadır:

“Övün, ey Çanakkale, cihan durdukça övün!
Ömründe göstermedin bin düşmana bir düğün.
Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün,
Başına yüz milletin birden üştüğü yersin!”

Çanakkale Zaferi sadece şairleri değil, padişah Sultan Reşad’ı da heyecanlandırmış, onun bu zaferle ilgili gazel yazmasına sebep olmuştu. Bu gazele zamanında yüzlerce tahmis yazılmıştır. Yahya Kemal Beyatlı da Sultan Reşad’ın bu gazeline tahmis yazanlardandır. Beyatlı’nın “Tahmis-i Gazel-i Hümayun” adlı şiirinin ilk bölümünü paylaşmak istiyorum:

“Cepheden topları ejder gibi bârû-efgen
Arkasından gemiler bir sürü dîv-i âhen
Gökde tayyârelerinden saçarak nâr-ı fiten
Savlet etmişdi Çanakkal‘aya bahr ü berden
Ehl-i İslâmın iki hasm-ı kavîsi birden”

Dağların, taşların tekbir sesleriyle inlediği yerdir Çanakkale… Tek dişi kalmış bir canavarın kanaryaya alçakça saldırısıdır. Hepimiz bu savaşın muhatabı ve mağduruyuz. Zira Çanakkale Savaşı’nda hemen her evden bir veya birkaç kişi şehit olmuştur. O büyük yaralar, aradan bir asra yakın zaman geçmesine rağmen kabuk bağlamamıştır. Bugünkü neslimiz o tertemiz şehitlerin soyundandır. Bu sebeple mayası temizdir neslimizin. O nesil tertemiz kanını katmıştır al bayrağa. O neslin torunları var oldukça bu bayrak hep dalgalanacaktır.

Şairler Çanakkale’deki ulvî hissiyatın tercümanı olmuşlardır. Bu büyük cephede yaşanan acıları ve zaferden sonraki tarifi imkânsız mutlulukları şiirleriyle ebedileştirmişlerdir. Çanakkale’yi şiirlerinde işleyen şairlerden biri de Enis Behiç Koryürek’tir. O, dünyayı ‘alçak’ olarak niteleyerek şehitlere ‘Günahkâr gözyaşım layık mı size?” diye soruyor. O, “Çanakkale Şehitliği’nde” adlı şiirinde mübarek kanlarıyla toprağı sulayan yiğitlere şöyle seslenmektedir:

“Ey şimdi köyünden pek çok uzakta
Ey şimdi bir yığın kara toprakta
Uyanmaz uykuya dalan yiğitler!
Şehitlik şanını alan yiğitler!..”

Çanakkale, vatan sevgisinin en ileri noktasının somutlaşmış hâlidir; faniliği aşıp bakiliğe erişmektir. Çanakkale’yi layıkıyla anlamak için yüreklerin imanla ve ihlâsla çarpması zaruridir. Şehitlik çok büyük bir manevî makamdır; uhrevî saltanatların en güzelidir. Allah-ü Teâlâ şehitler için “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Onlar diridirler fakat siz farkında değilsiniz” diyor. Bu ne büyük bir mükâfattır şehitler için... Şehitliğin bu manevî cephesini hakkıyla bilmeyenler, o savaşta ölenlerin yüce gayesini elbette ki anlayamazlar.

Merhum Mehmet Akif Ersoy’un yakın dostu olan Mithat Cemal Kuntay’ın da Çanakkale’ye dair şiirleri vardır. O da Çanakkale’yi, yazdığı şiirlerle ifade etmeye çalışmıştır. O da Necmettin Halil Onan gibi Çanakkale topraklarına destursuzca girilmemesi gerektiğini, orada ölenlere, o topraklarda yatanlara saygı, sevgi ve hürmet gösterilmesini ısrarla ister:

“Basma, sahilleri hep insan eti
İki yüz bin ölünün iskeleti.
Basma, ta Ankara’dan tut da Van’ın
Yıkılan namütenahi yuvanın
Canlı enkazı olan evlâdı
Bu sevâhilde geçen yel kanadı.”

Çanakkale, sadece ‘yedi düvel’ diye tabir edilen düşmanla değil, yoklukla ve yoksullukla da savaşılan bir yerdir. O zamanlar askerlerimizin sırtında paltosu, ayağında potini yoktu. Kışa, soğuğa ve ayaza karşı da bir büyük mücadele verilmiştir Çanakkale’de… Fakat söz konusu olan vatansa gayrisi onlar için teferruattan ibaretti. Bunların hepsi aşılırdı, nitekim de aşılmıştır. Onların bu fedakârlıkları neticesinde Çanakkale Boğazı geçilememiştir.

Çanakkale’de ölümüne savaşarak şahadet şerbetini içenler, son damla kanları akana kadar savaşanlar, Mehmet Akif’in ifadesiyle ‘Asım’ın Nesli’ydi. Onlar helal süt emmişlerdi analarından… Yurdu yavuklu bellemişlerdi. Onlar cefakâr analarının besleyip büyüttüğü, sonra da asker ocağına gönderdiği kınalı kuzulardı. Onun içindir ki namuslarını çiğnetmediler. Onların torunları olan bugünkü gençler de o şanlı bayrağı gönderden indirmeyecektir. Bu millet ve bu gençlik, zor zamanlarda toparlanmasını, bir ve beraber olmasını, kenetlenmesini çok iyi bilir. Tarihimiz bunun şanlı örnekleriyle doludur. Sözün bu noktasında Çanakkale’de şehit düşerek ruhlarını ölümsüzleştiren cennet erlerine Akif’in şu mısralarını sunuyorum:

“Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.”

Çanakkale, dünden bugüne yüzlerce şiire konu olmuştur. Bu ruh yaşadıkça bundan sonra da birçok vefalı şairimiz tarafından işlenmeye devam edilecektir. Ruhları şâd olsun.

5 Mart 2011 Cumartesi

İSTİKLAL MARŞI VE KAYBOLAN İSTİKLAL RUHU

M.NİHAT MALKOÇ

Sizi bilmem ama ben İstiklal Marşı’nı dinlerken tüylerim diken diken olur. O zor zamanlar, İstiklal Harbi’nin o ölüm kalım sahneleri bir film şeridi gibi geçer gözlerimin önünden… Birçok insanın geleceğe dair umutlarının dumura uğradığı, İstiklal Savaşı’nın o en şiddetli günleri… Düşman Polatlı’ya kadar gelmiş, Ankara’ya çok yaklaşmıştır. Başkentin düşme ihtimaline karşı hâl çareleri aranmakta, yönetim merkezinin Kayseri’ye taşınması düşünülmektedir. İnsanların yüzünde bir korku ve endişe ifadesi hüküm sürmektedir.

Böyle zor bir durumda, millete heyecan ve inanç aşılamak için bir Milli Marş oluşturma fikri baş gösterir. Ortada bağımsız bir vatan olmasa da bağımsızlığın timsali olabilecek, bu duyguyu yüreklere nakşedebilecek bir millî marş yazılmak istenmektedir. Bunun bir yazıyla bütün şairlere duyurulmasına karar verilmiştir. Bu şairler arasında o dönemin inançlı isimlerinden Mehmet Akif de vardır. Fakat vatanını canından çok seven ve bunu somut gayretleriyle gösteren Mehmet Akif, yarışmanın ödüllü olması nedeniyle bu işe sıcak bakmaz. Zira varlık sebebimiz olan bu vatana parayla marş yazmak ona göre iş değildir.

Mehmet Akif aslında maddeden fakir bir durumdadır; sırtına giyecek bir paltosu bile yoktur. Arkadaşının paltosunu ödünç alarak Ankara sokaklarında dolaşmaktadır. Mevcut durumu böyle acıklı olsa da, duygularını para karşılığı satmak ona şık gelmemektedir. Marş dediğin para aşkıyla değil, hiçbir maddî çıkar gözetmeden vatan aşkıyla yazılır. O yüzden ilk yarışmaya iştirak etmez. Yarışmaya gönderilen 724 şiirden hiçbiri İstiklal Marşı olabilecek yeterlilikte görülmez. Bu işin organize edilmesinde görevli olan, o zamanın Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver kara kara düşünmektedir. Yeni hâl çareleri aramaktadır.

Üstat Mehmet Akif’in bu yarışmaya katılmayışı Hamdullah Suphi’yi derin derin düşündürür. Akif’e gider ve yarışmaya iştirak etmeyişinin sebebini sorar. Yarışmada verilecek mükâfatın tek engel olduğu öğrenilince bunun için yeni çözüm yolları bulunur. Bu sefer Mehmet Akif marş yazmaya ikna olur. İstiklal Marşı’nı yazmak için Taceddin Dergâhı’nda adeta inzivaya çekilir. Her anında bu marşı düşünür ve zihnine mısra mısra yerleştirir. Gece gün demeden tarifi imkânsız bir duygu yoğunluğu içerisinde İstiklal Marşı’nı yazar. Aslında o, kurtuluş konusunda şüpheleri olmayan, zafere inancı tam olan bir insandır. Bu yüzden millî marşı yazmak onun için hiç de zor olmaz. Duygularını aruzun kalıplarına yerleştirmek için sadece disipline eder, belli bir şablona oturtur. İçindeki zafer inancını kelimelerle resmeder.

Malumdur ki Mehmet Akif, İstiklal Marşı’na “Korkma” hitabıyla başlar. Zira o sıralarda insanların çoğu korku, telaş ve endişe içerisindedir. Bazıları pes etmiştir bile… Düşmanın yakın bir zaman içerisinde önce Ankara’yı, sonra da bütün ülkeyi işgal edeceği korkusu vardır. Akif böyle düşünmemektedir. Zaferin pek yakın olduğuna inanmaktadır o… Halka bu konuda teskin edici, ümit verici sözler söylemektedir. Onun içindir ki İstiklal Marşı’nın ilk kelimesi “Korkma”dır. Bunu somut bir nedene bağlayarak ikinci dizede bu güvenin ve cesaretin gerekçesini belirtir. Son ocak tüttüğü müddetçe vatanın savunulacağını söyler. Bu sözler dudak ucuyla söylenmemiş, inançlı bir yürekten bir volkan gibi yayılmıştır:

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!”

Bugünün gençleri İstiklal Marşı’nı söylerken acaba o duyguları yaşıyorlar mı? Buna müspet cevap vermek çok güçtür. Zira okullarımızda İstiklal Marşı’nın büyük bir coşkuyla söylenmediğini, rutin bir eylem olarak tekrarlandığını üzülerek görüyoruz. Ne yazık ki yarınlarımızın teminatı olan gençlere bu istiklal ruhunu hakkıyla kazandıramadık. Bu, son derece acı bir durumdur. Çocuklarımız bu millî duyguları kazanmadıkça, özümsemedikçe yarınlarımıza güvenle bakamayız. Gençlerimize öncelikle bu millî ruhu kazandırmalıyız.